compiled from html_sayfa.tpl */ ?>

Gönüllü Sürgün Olarak Bir Portresi


Milli Mücadele'den ve Cumhuriyetin ilanından sonra Akif iki türlü hayal kırıklığına uğrar. Biri yanlış anlaşılmanın yol açtığı hayal kırıklığı, diğeri şahsının hedef haline getirilmesi. Saldırılar "Bir çöl bedevisinin peşinden giden adam", "Sen git de kumda oyna" gibi, Şukufe Nihal, Agah Sırrı Levent ve Hasan Ali Yücel gibi isimlerin "ülkenin Akif e ihtiyacı yoktur" türünden iddiaları ve bu iddiaların oluşturduğu güvensizlik. Üstelik kendisinin içinde yer aldığı Birinci Meclis'teki birinci grup ani bir seçimle tasfiye edilmiş, can dostu Trabzon mebusu Ali Şükrü bey Meclis'te Topal Osman tarafından öldürülmüş, Sebilürreşad kapatılmış. Eşref Edip İstiklal Mahkemelerinde yargılanmıştır.

Çanakkale Zaferi'nin yıldönümünde dönemin ünlü şairlerinden biri "Çanakkale ile ilgili en güzel şiiri Türk olmayan biri yazmıştır, çaresiz onu okuyacağım" diyerek Akif'in Çanakkale Şehitlerine şiirini okur. Bunu duyan Akif, çocuklar gibi hıçkırarak ağlar.
Vatanı için canını vermekte biran bile tereddüt etmeyen bir ruh, birden kendisini ülkesine problem plan bir insan gibi hissetmeye başlar. Ankara'dan İstanbul' a gider.
Sosyal ve siyasal olaylar kendi ve değerleri aleyhinde estiği düşüncesine kapılır. Bir şiirinde "Hanümansız bir serseriyim öz diyarımda" diye ifade ettiği bir bedbinlik içinde bulur kendini.

Büyük ısrarlarla kendisine verilen Kur'an tercümesi için ve Abbas Halim Paşa'nın çağrısı üzerine Mısır'a gider.

Bu gidiş yanlış anlaşıldığına inanan bir adamın gönüllü sürgünü gibidir. Mısır, Akif için kırgınlık, hüzün, yakıcı ve derin bir hasret ve yalnızlık demektir.

Ve Akif için Mısır,

"Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûda
Etmesin beni tek vatanımda dünyada cüda" diyen bir vatanseverin Türkiye hasreti,

Sırf dostlarına yakın olmak için bir kaç kez evini değiştiren bir gönül adamının dostluk hasreti, bütün hizmetlerine ve fedakârlığına rağmen dışlanan ve yanlış anlaşıldığına inanan bir yüreğin burukluğu ve Türkçe sevdalısı bir şairin güzel dilinden uzak kalma hasreti demekti.

Akif, tam onbir yıl bu hasretle ve hüzünle yaşadı. Mısır'da hep yalnız ve yaralıydı. Ne oradaki dostları, ne davet edildiği konaklar, ne Nil' in egzotik güzelliği, ne Mısır piramitlerinin esrarlı ihtişamı.

O kırık, yaralı ve hasretin yakıp kavurduğu yüreğiyle baş başadır.

Hilvan' da yoksul ve münzevi bir hayat yaşamaktadır. Eşref Edib' e gönderdiği mektupta bunu belirtir;

"Ben refikamın senelerden beri devam eden hastalığı, memleketin de pahalılığı dolayısıyla fevkalade müzayaka çekiyorum. Çok zamanlar Hilvan' dan Mısır'a inmek için yol parası bulmak müşkilatına uğruyorum."

Mısır'da kendi kendisiyle, çevirisine uğraştığı Kur'an' la, özlemin bütün renk ve çeşitlerinden beslenen bir mahrumiyetle baş başadır.

Bu hasretle Kahire'ye indiğinde hep Hacı Bekir Acentesi'ne uğruyor, bir kaç kelime konuştuktan sonra bir köşede dakikalarca oturuyor, çünkü;

"Burası O'nun gözünde onsekiz milyon Türk'le görüştüğü yerdir. Bu Hacı Bekir Kutuları, bu güzel Türkçe, bu dükkan Vatan "dır."

Akif in Mısır'da kalmasını şapka giymemek gibi bir nedene bağlayanlar iddiaları kadar basittir.

Akif ne şapka, ne fes derdindeydi.

O, yaşanmış, halen yaşayan, yaşanacak olan bir uygarlığın adamı ve şairiydi.
 
Copyright © Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı. Adres : Atatürk Bulvarı Sefaretler Apartmanı 199/9 Kavaklıdere Ankara