Prof.Dr.Nurullah Çetin
Prof.Dr.Nurullah Çetin
ncetin64@hotmail.com

MEHMET AKİF’TE “İNSAN”


17 Haziran 2012 Pazar 18:11

MEHMET AKİF’TE “İNSAN” MERKEZLİ İSLAM MEDENİYETİ TASAVVURU

 

Prof. Dr. Nurullah Çetin

 

Mehmet Akif Ersoy, çok yönlü bir Müslüman Türk aydınıdır. Aydın olmanın temel özelliklerinden biri, ontolojik (varoluşsal sorunlar), epistemolojik (bilgi meselesi), etik (ahlak meselesi) ve estetik (güzel duyusal değerler) alanlarda insanı, toplumu, hayatı ve varlığı bir bütün olarak algılamak, yorumlamak ve insanlık için doğru, iyi, güzel, faydalı değerler üretmektir.

Bu bağlamda Mehmet Akif’in hayatı ve eserleri incelendiğinde o, hem insanın, varlığın, dünyanın, mekânın ve zamanın varoluşsal sorunlarıyla ilgilenmiş, hem bilginin asıl kaynağı nedir, bilgi ne işe yarar, bilginin sahihliği nedir gibi konularla ilgilenmiş, hem insanın kendisine, topluma, varlığa, dünyaya, kâinata, diğer canlılara karşı sorumluluğu nedir, yani ahlak meselesi ile ilgilenmiş, hem de insanın kendisiyle ve kendi dışındaki dünyayla ilişkilerinde estetik değer yani zarafet, nezaket, saygı, sevgi ilişkisi, her sözü, her davranışı, her duruşu güzel kılmaya çalışan bir çaba içinde olmuştur.

Akif, toplumsal, siyasi, felsefi, dinî, ekonomik, askerî, hemen her alanda kafa yormuş ve mensubiyetinden onur duyduğu Müslüman Türk milletini aydınlatmaya, yol ve yön göstermeye çalışmıştır.

Akif’in çok önemli bir tarafı da modern çağın getirdiği pek çok sorunla hesaplaşmasıdır. O, hayatı boyunca İslam karşıtı modern sapmalarla hesaplaşmış bir Müslüman Türk aydınıdır. Bu bağlamda onun modernizmin getirdiği yanlış ve çarpık insan felsefesine karşı İslam kaynaklı sahih, doğru ve sağlam bir insan felsefesi ortaya koyduğunu görüyoruz. Akif’in ilahî din vahyinden kopuk salt beşer kaynaklı yanlış insan algısına karşı, İslam vahyi kaynaklı doğru bir insan algısını ele alıp yorumladığı çok önemli bir şiiri var: “İnsan”.

Biz burada “İnsan” şiirinden hareketle Mehmet Akif’in modernizmin seküler insan anlayışıyla nasıl hesaplaştığını ve İslam medeniyeti kaynaklı insan tasavvurunu nasıl ortaya koyduğunu göstermeye çalışacağız.

 

İnsanın Manevi Özünün Kutsallığı

 

Akif’in şiiri şu beytle başlar:

 

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

 “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insân, fakat bilsen…”

 

(Ey insan; sen hâlâ kendi varlığından, özünden ve kişiliğinden haberdar olmamışsın da “ben hor hakir, düşük, zavallı görülen bir varlığım” dersin. Fakat bilsen,)

Akif, bu şiirinin başına epigraf olarak Hz. Ali’nin çok önemli bir sözünü koyuyor ve şiirinin içeriğini de bu söz üzerine temellendiriyor. Hz. Ali’nin sözü şöyle:

“Ve tez'umu enneke cirmun sağîrun, ve fîke’n-tave’l-âlemu’l-ekberu” (İmam Ali)

(Sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın ama, en büyük âlem senin içinde gizlidir.)

 

Şair burada bazı kişi ve grupların insanı hakir, küçük, zavallı, aciz görmelerine bir tepki göstermiştir. Bunlar ana hatlarıyla bazı Batılılar ve ve İslam’ı yanlış anlayan Müslümanlardır. İslam medeniyetinde insan, kâinatın, bütün varlıkların efendisidir. Allah kâinatı insan için yaratmıştır. Her varlık, insana hizmet için vardır. Dolayısıyla insan, manevi özü ve yaratılışı itibariyle çok değerli yüce bir varlıktır. Batı kaynaklı modern medeniyette, kapitalizmde, Komünizmde ya da başka beşer kaynaklı ideoloji ve felsefelerde insan, sıradan, önemsiz bir varlık olarak görülmüştür. Dolayısıyla insana verilen değer bakımından iki aşırı uç vardır: İnsanı yücelten İslam ve insanı alçaltan modernizm. Mehmet Akif’in şiiri ışığında bu iki aykırı yaklaşımı karşılaştıracağız.

 

Allah kâinatı insan için yarattı. Kâinatın bütün düzeni, insana göre ayarlanmıştır. Allah insanı merkeze alan bir varlık, dünya, kâinat tasarımı ortaya koymuştur. İnsan, bütün varlıkların efendisi konumundadır. Her şeyin farkına varma yetisi olan bilinç, sadece insanda var. Fark etme, fark ettiğini ifadeye dönüştürme, isteme, istekleri doğrultusunda iş üretme, yaratılıştan güzel olan kâinata sanat anlamında değer üreterek daha da güzelleştirme, hayatı ve varlığı anlamlı hâle getirme kabiliyeti sadece insanda vardır.

İnsan âdeta kâinatın özü ve başlıca amacıdır. Ama insan, bunu anlayamamakta ve hemcinsi olan diğer insanların değerini bilmemektedir. Bugün insan, kirli ihtiraslar uğruna harcanmakta, savaşlarda kitlesel anlamda katliamlara tabi tutulmakta, ezilmekte, süründürülmekte, horlanmakta, itilip kakılmakta ve yok sayılmaktadır.

İnsan, insan tarafından değeri en bilinmeyen mahlûktur. Bugün insanlık, sağlam bir insan felsefesinden yoksun olduğu için ideal bir insanlık dünyası kurulamamaktadır. Kupkuru bir makine ve madde medeniyetine sahip olan materyalist dünya, özü, ruhu, manayı, soyut değeri temel alan sağlam bir insanlık medeniyetinden yoksundur. Bugün bu yoksunluğun sancıları yaşanmaktadır.

Batı felsefesi, kültürü ve düşüncesi insanı tarih boyunca muhakkar (horlanan) bir vücut olarak algılamış ve öyle yaklaşmıştır. Yani hakir görmüş, değersizleştirmiş, hakaret etmiş, aşağılamış ve insanı ezmiştir.

 

Batının Antikite Döneminde İnsana Bakış: Batının antikite döneminde Eski Yunan tanrıları, hakir gördükleri insana karşı savaş açmışlardır. Eski Yunan mitolojisi, büyük ölçüde sanal tanrıların insanla mücadelesine, insana karşı olan faaliyetlerine dayalıdır. Eski Yunan mitolojisi hikâyelerinde Tanrı-insan zıtlaşması, hâkim olan motiftir. Mesela insanlığın faydasına olan ateş ve ışığı tanrıların katından çalarak insanlara ulaştıran Promete, baş tanrı Zeus tarafından işkenceye tabi tutulur. Zeus, ceza olarak Promete’yi bir kayaya bağlar, her sabah bir kartal gelir, Promete’nin ciğerlerini yer. Fakat her gece Promete’nin ciğerleri yenilenir, ertesi gün kartal gene yer ve bu işkence böyle sürüp gider. Bir zaman sonra bu işkenceye Herkül son verir. Eski Yunan mitolojisinde insanların iyiliğini istemeyen sanal tanrılar ve onlar etrafında bol miktarda hikâyeler üretilmiştir. Bunlar, Batı kültür tarihindeki insanın çilesinin, aşağılanmasının, insanın muhakkar görülmesinin en eski belgeleridir.

 

Orta Çağ Hristiyanlığının İnsana Bakışı: Ayrıca Batı tarihinin ikinci önemli devresi olan Muharref Hıristiyanlık döneminde de kilise kurumu, insanı yine düşman ilan etmiştir. Antik dönemde sanal tanrıların baskısına maruz kalan insan, muharref Hıristiyanlık döneminde yani Orta Çağda da bu sefer beşerîleştirilmiş, aslından saptırılmış bir Hıristiyanlık üretimi olan Tanrı anlayışı tarafından baskı altına alınmış ve hakir görülmüştür. Mesela insanın kiliseden bağımsız olarak bilim yapmasına, sanat yapmasına izin verilmemiştir. İnsan, kiliseye hizmet eden bir köle olarak algılanmıştır, ezilmiştir. Onun kişisel dünyası, özgün duygu, düşünce ve yaşama alanı yok edilmiştir. Yani insan, bu dönemde de muhakkar (aşağılanmış) bir vücut olarak görülmüştür.

 

Modernizmin İnsana Bakışı: Yine aynı Batının üçüncü önemli dönemi olan modern zamanlarında da insanın kaderi değişmemiştir. Modernizmin baskın karakteri olan kapitalist döneminde insan yine muhakkar bir vücut olarak görüldü ve insan, zenginlerin, sermayedarların, fabrika sahiplerinin aşırı kâr hırslarına, çok para kazanma arzularına kurban edildi. Kapitalizm, insanı az bir ücretle gece gündüz çalışan bir robota dönüştürdü.

Blaise Pascal şöyle der: “İnsan bir saz gibidir, doğadaki en güçsüz şey, ama düşünen bir saz. İnsanı ezmek için evrenin tümüyle silahlanması gerekmez. Onu öldürmeye hafif bir rüzgâr esintisi ya da bir damla su yeter. Evren insanı ezdiğinde bile insan kendisini yok eden evrenden daha soylu olurdu. Çünkü insan öldüğünü de bilir evrenin onun üzerindeki üstünlüğünü de. Oysa evren bunların bir tekini bile bilmez. Öyleyse bütün değerimiz düşünceye bağlıdır. Başımızı dik tutabilmemiz için gereken destek noktası düşüncedir. Bütünüyle doldurmayı hiçbir zaman başaramayacağımız zaman ve mekân değil. Öyleyse iyi düşünmeye çalışalım. Ahlakın ilkesi budur işte.” [1]

Burada insan-tabiat karşıtlığı ve mücadelesi vardır. Akif ise İslam’da insan-tabiat-Allah bütünlüğünü ortaya koyuyor.

Yine Batı modernizminin ikiz kardeşi olan Komünizm de Kapitalizm gibi insanı muhakkar bir vücut olarak gördü. Kapitalizmde insan, gözünü hırs bürümüş zenginin kölesi olarak aşağılanıyordu, komünizmde ise Marksist ideolojinin emrine verilen bir köleye dönüştürüldü.

 

Batı Medeniyetinde İnsanın Böcekleştirilmesi Süreci: Batı kaynaklı kapitalizm, komünizm gibi beşerî sistemler tarafından varlığı silinen, ezilen, yok edilen, insanlığından çıkarılan insanın böylesine muhakkar görülüşünü yine bir başka batılı yazar, simgesel ironik bir göndermeyle ele alıp işlemiştir.

Prag’da doğan Franz Kafka (1883-1924), 1912'de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısına şu cümlelerle başlar:

" Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. (…) Ne olmuş bana böyle? diye düşündü. Gördüğü, düş değildi. Biraz küçük, ama normal, yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de öyleydi." [2]

Bu anlatıda pazarlamacı olan bir kişinin temsilciliğinde insanların materyalist Batı modernizminin kurguladığı bir hayatta ne hâle getirildiği anlatılır. İnsan denen saygın bir varlığın, Batı, kapitalist sistem, modern zamanlar, çevre, aile, değişik kurumsal yapılar tarafından ezilişini izleriz. Bu eserde muhakkar (aşağılanmış) bir varlık hâline getirilen ve böcekleştirilen insanın, içinde yaşanılan hayatı bir böcek olarak izleyişini, böcekleştirilen insana diğer insanların insanlık dışı davranış biçimlerini görürüz.  

Burada insanın böceğe dönüşmesi, aslında Batı medeniyetinin insanı insanlığından uzaklaştırdığının bir göstergesidir. Batı medeniyet sisteminde insan, insanlığından koparılmış, kendi yaratılışına, fıtratına, özüne yabancılaştırılmış, bütün anlam ve değerlerinden uzaklaştırılmış ve yerlerde sürünen bir böcek kadar önemsiz bir seviyeye düşürülmüştür.

İnsanın insanlığından uzaklaştırılıp böcekleşmeye doğru itilmesi süreci, bugün de batıl batıcılık anlayışı içinde devam edip gitmektedir.

İnsanın böcekleşmesi motifi o kadar yaygınlaşmış ki Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Garipçiler olarak bilinen akımın öncüsü olan Orhan Veli, “Böcekler” adlı şiirinde bu duruma şöyle yer verir:

 

“Düşünme,

Arzu et sade!

Bak, böcekler de öyle yapıyor” [3]

 

Burada düşünmeyen, yani insan olarak var oluşunun temel işlevlerinden biri olan özgür düşünce üretmeyen, ya da üretemeyen insanın trajedisi yansıtılıyor. Mutlak hakikattan uzak olan, onu bulamadığı için bunalıma giren, hayatı sadece biyolojik ihtiyaçları doğrultusunda yaşayan, büyük manevî, ruhanî, kutsal, soyut hakikatleri reddeden bir insanın trajedisi dillendiriliyor. Bu materyalist zihniyete göre insan, böcekler gibi, hayvanlar gibi yer içer, yatar, eğlenir ve bu dünya cifesinde sürünerek ölür gider. Bütün varlığı, değeri, anlamı, işlevi bundan ibarettir. Kutsallarından uzaklaştırılmış insanın çıkabileceği en yüksek mertebe, sadece arzularına, duyularına, nefsine, içgüdülerine göre yaşayan bir böcek olmaktır. Batı modernizmi insanı getire getire sürüngen bir böceğe dönüştürdü. İşte Orhan Veli, bu şiirinde bu insan trajedisini traji-komik bir üslupla böyle ortaya koyuyor.

Yine aynı dönemlerde Batı modernizminin ruh krizini yaşamış ama sonradan hakiki manada İslam imanıyla kendisini kurtarmış olan Necip Fazıl, insanın Batı medeniyeti tarafından böcekleştirilmesi olgusuna şöyle yer verir:

 

“Hiç kalmadı soran: Ne var insanda?

Ben duvarda ezik bir böcek miyim?

Yoksa, pırıl pırıl, tek damla kanda,

Kâinatı süzen bir mercek miyim?” [4]

 

Necip Fazıl, aşağı yukarı 1922-1934 yılları arasında modernizm kaynaklı bir ruh krizi içinde böcekleştirilmiş, kendi ifadesiyle duvarda ezik bir böcek hâline getirilmiş bir varlık olarak yaşadı. Yani kendisini duvarda ezilmiş bir böcek kadar değersiz gören bir algı içinde yaşadı. Ancak 1934’te hakiki manada bir İslam imanıyla buluşunca kendisinin muhakkar (aşağılanmış) bir böcek değil, muhterem (saygın) bir insan olduğunun farkına vardı. Bu farkına varış yüksek bir şuura dönüştü ve bu şuuru yine aynı yükseklikte ifadeye dönüştüren şiirler, yazılar yazdı.

Necip Fazıl’ın gençliğindeki bohemlik döneminden şuurlu Müslümanlık dönemine geçmesi demek, duvarda ezik bir böcek olmaktan kâinatı süzen bir mercek olan insanlık katına çıkması demekti.

Aslında Necip Fazıl’ın insanı İslam imanıyla kâinatı süzen bir mercek olarak algılaması, hem Mehmet Akif hem de bir başka büyük Türk şairi olan Şeyh Galip’le aynı duyarlıkta birleşmesi demektir. Nitekim Şeyh Galip de bir Terci-i Bendinde şöyle der:

 

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

 

(Kendine iyi bak, dikkat et ki sen âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.) [5]

Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Yaşanabilir, huzurlu bir dünya, salt maddeye dayalı materyalist bir dünya kurgusundan vazgeçip, saf İslam imanının insan fıtratına tamı tamına uyan yüksek insanlık medeniyetinin yeniden inşasıyla mümkündür. İnsana hakiki değerini iade eden, insanı ezik, sürüngen bir böcek konumundan; saygın bir insan seviyesine çıkaran İslam’ın yeniden keşfi gerekiyor.

Bu beyitte ayrıca Kur’an’da geçen “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” [6] ayetinin bir yansıması da vardır.

 

İslam Medeniyetinde İnsan Merkezli Varlık Tasavvuru

Mehmet Akif’e göre insanın meleklerden üstün bir konumu vardır ve kâinatın özüdür.

Mehmet Akif, “İnsan” şiirinde bu bağlamda şu beyte yer verir:

 

“Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

  Avâlim sende pinhândır, cihânlar sende matvîdir:”

 

( Senin aslın, esasın, iç yüzün meleklerden bile yüksektir. Bütün âlemler, sende gizlenmiştir, dünyalar sende dürülüp bükülmüştür.)

 

Rıza Tevfik’in verdiği bilgilere göre Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname’sinde farklı somut ve soyut âlemlerin, dünyaların insanda da küçük birer örneğinin bulunduğunu göstermiştir. Mevlana da bir beytinde bu meseleyle ilgili olarak şöyle demiş:

 

“Her çi der-âfâk-ı mevcûdât hest,

 Hemçönîn timsâl-i ân der enfûsest!”

 

(Dış dünyada, kâinatta her ne varsa onların bir timsali insanda da vardır.)

Bundan dolayı, insana âlem-i suğrâ (küçük dünya), demişler. Bazı mutasavvıflar ise tam tersine insana daha fazla değer vererek insana âlem-i kübrâ (büyük dünya), kâinata da âlem-i suğrâ demişler. [7]

Mevlana bir rübaisinde şöyle der:

 

“Sen ilahî kitabın bir nüshasısın. Sen kâinatı yaratan sultanın güzelliğinin, kudretinin, sanatının bir aynasısın. Âlemde ne varsa, senden dışarıda değildir. Ne istersen kendinden iste, neyi arıyorsan onu sen, kendinde ara, kendinde bul. [8]

Akif şiirine devam eder:

 

“Zemînlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbanî,

 Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-ı Yezdânî”

 

(Allah’ın feyzi, rahmeti, bereketi, rızkı; yerlerden, göklerden taşıp dururken senin kal­bin, Allah’ın ışığının yansıdığı bir yer olur.)

 

“Musağğar cirmin ammâ gâye-i sun'-ı ilâhîsin;

  Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

 

(Bünyen, küçük bir varlıktır ama sen, Allah’ın olağanüstü sanat yapma, mükemmel sanat eseri yaratma gayesisin. Bu özelliğinle, bu kıymetinle ve şerefinle senin sonun bulunmaz, sonsuz değerde bir varlıksın.)

 

İnsan bir misal-i musağğardır yani kâinatın küçültülmüş bir örneğidir. Kâinatta madde ve mana âlemleri var, insan da beden ve ruh var. İnsan bedeni kâinattaki bütün maddi unsurların bir özeti ve örneğidir, insan ruhu da kâinatta yaygın olan soyut kanunların, meleklerin, cinlerin küçültülmüş bir örneğidir.

Kâinatta her şeyin kayıtlı olduğu, Allah’ın her şeyi bilme alanı olan bir levh-i mahfuz var, insan da hafıza var.

Kâinatta âlem-i misal var, insan da hayal var.

Kâinatta taşlar, kayalar var, insan da kemikler. Kâinatta toprak var, insan da et var. Kâinatta nehirler, denizler var, insanda da su ve kan var. Kâinatın ve insanın 4/3’ü sudur. Kâinattaki elementlerin madenlerin hepsi insanda vardır.

Kâinatta bütün kâinatın idare merkezi olan Arş var, insanda da insanın idare merkezi olarak kalp var.

Hatta bir DNA molekülü de insanın bir misal-i musağğarıdır ve insanın bütün özelliklerini taşır.

 

“Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi'ri olmuşsun;

  Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.”

 

(Sen ey insan, en büyük edebiyatçı olan Allah’ın yazdığı en güzel şiirin, kasidenin en güzel bir beyti olmuşsun. Ayrıca yaratılış konusunda kimsenin bilemeyeceği, kendine has sırları olan Allah’ın anlaşılmaz bir sırrı olmuşsun.)

Bir kasidenin en güzel beytine “beytü’l-kasid” denir. Akif, burada Allah’ı her şeyi estetik değer içinde çok güzel ve yegane yaratan çok büyük bir edebiyatçı yani sanatçı olarak telakki ediyor. Bütün varlıklar da bir kasidenin beyitleri gibidir ve insan da bu varlıklar arasında en güzel yaratılmış olanıdır. Yani canlı cansız bütün varlıklar arasında madde ve mana bakımından en güzel yaratılan varlık insandır. Bu da İslam medeniyetinde insanı merkeze oturtan bir anlayışı ifade ediyor.

İnsan öylesine güzel, zengin sırlarla dolu karmaşık ama karmaşıklığı içinde uyumlu, ahenkli, insicamlı bir varlık ki insanın bütün sırları hâlâ çözülebilmiş değildir. Maddi ve manevi yönleri itibariyle çok derin, çok zengin, çok boyutlu bir yapısı vardır. Bilim yüzyıllar boyunca insanın sonsuz derinlikteki sırlarını, özelliklerini çözmekle meşguldür ama tam olarak çözebilmiş de değildir.

 

İnsanın Sorumlulukla Yükselen Konumu

Mehmet Akif, insanın bir başka boyutuna şöyle yer veriyor:

 

 “Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın:

  Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!”

 

(Meleklerden çok yüksekte saygın bir değere sahipsin. Sen Allah’ın büyük sorumluluk ve yükümlülükleri emanet ettiği varlıksın. Dolayısıyla sen önemli bir cevhersin.)

 

* İnsanın meleklerden büyük bir tebcile mazhar olması: Kur’an’da Bakara Suresinin şu ayetlerinde bu konuyla ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir:

Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler: "A!... Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi. Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin". (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi. Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu. Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik. Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Bakara Suresi, Ayet Nu: 30-37)

 

* İnsanın tekalifin emanetgâhı olması: Allah insana bütün varlıklar adına temsilcilik vazifesi vererek, onu sorumlu kılarak ona hem büyük bir yük hem de büyük bir önem vermiştir. Nitekim Cenab-ı Allah ayette şöyle diyor:

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab Suresi, Ayet nu: 72)

 

Sonuç: Akif Bu Şiiri Niçin Yazdı?

Akif’in “İnsan” şiirini niçin yazdığını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

*Akif, bu şiiri Batılı oryantalistlerin İslam’a saldırılarına zımnen bir cevap vermek için yazdı. Mesela Fransız oryantalisti Ernest Renan (1822-1893), 1883’te Fransız İlimler Akademisinde verdiği bir konferansta İslamiyet’i ilim düşmanı, gelişme, ilerleme, bilgi, bilim düşmanı olduğunu söylemiştir. Akif de bu şiiriyle bu görüşün tam tersini ortaya koymaktadır.

*O dönem Müslümanlarının cahilliğini, tembelliğini, ümitsizliğini, yanlış tevekkül anlayışını, miskinliğini eleştirmek ve müslümanlara ümit ve şevk vermek için yazdı.

*Batılı anlamdaki Hümanizm düşüncesinin yanlışlığını ortaya koymak için yazdı. Batı medeniyetlerinin insan felsefelerinin yanlışlığını vurgulamaya çalıştı.

*Akif, bu şiirinde Konfüçyanizm, Hinduizm, Budizm, Şintoizm gibi bazı kadim hikmet medeniyetlerinin ve son dönemlerde bozulmuş olan tasavvuf anlayışının tamamen insanın içine dönük ama dış dünyayı hem fiziksel hem de sosyal ve siyasi anlamda ihmal eden yapısına tepki koyar. Bunun yanında İslam medeniyetinin aslının hem içi hem dışı, hem ruhu hem maddeyi birlikte, bir bütünlük içinde esas alan yapısına vurgu yapar. Yani asr-ı saadet İslam’ına dönüşün nasıl olacağını gösterir.

*Şiirde İslamî âlem yani kozmos fikri sergilenmiştir. Buna göre “yaratıcı (Allah), kâinat ve insan” bir bütünlük içinde yani tevhid içinde sunuluyor. Bu da Batının parçalanmış ve çatışan “insan, kâinat ve tanrı” anlayışına bir tepkidir. Batıda antik Yunan’dan beri insanın tabiatla ve tanrıyla çatışması hep vardır. Onun için Batı medeniyeti teksir (çoklu), teslis (üçlü) ve tesniye (ikili) yani düalite üzerine kuruludur.

Akif bu şiirinde insanın aklına, zekâsına, çalışmasına, gayretine, azmine, idealine, heyecanına dayalı bilgi üretmesi motifine önem veriyor. Asıl İslam’ı gündeme getirerek ıslahatçı ve ihyacı olmak istemiştir. Akif, modernist değildir. Çünkü modernist demek eskiyi atıp yeni bir şey getirme demektir. Akif ise eski olan İslam’ı atmıyor, onu üzerinde biriken tozlarından temizlemeyi, hurafelerden arındırarak ıslah etmeyi ve yeniden diriltmeyi hedefliyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Epigraf: Hz. Ali’nin bu sözü için bk. Âdem Ceyhan, Hazret-i Ali vecizeleri, Öncü Kitap, Ankara,2006, s.452



[1] Düşünceler, 1670

[2] Franz Kafka, Dönüşüm, çev. Ahmet Cemal, Can Yayınları, İstanbul 2008, s. 13

[3] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, İstanbul 1959, s.110.

[4] Necip Fazıl Kısakürek , Çile, 7. baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1979, s.215

[5] Abdülbaki Gölpınarlı, Şeyh Galip, Varlık Yayınları, İstanbul 1953, s.34

[6] Ettîn Suresi, Ayet Nu: 5

[7] Rıza Tevfik, Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatıyla ilgili Makaleleri, hzl. Abdullah Uçman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1982, s.123

[8] Hz. Mevlana’nın Rubaileri, hzl. Şefik Can, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, Rubai Nu: 2113

Bu yazı toplam 10014 kez okundu.
YAZARA AİT DİĞER MAKALE BAŞLIKLARI
 
Copyright © 2017 Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı. Adres : Atatürk Bulvarı Sefaretler Apartmanı 199/9 Kavaklıdere Ankara