Yrd.Doç.Dr. Hayrettin AYAZ
Yrd.Doç.Dr. Hayrettin AYAZ
hayrettinayaz@gmail.com

MEHMET AKİF ÖRNEĞİ


17 Haziran 2012 Pazar 18:51

Osmanlı Aydınlarının Mısır Algısı: Mehmed Âkif Örneği

Yrd.Doç.Dr. Hayrettin AYAZ *

Özet

Bu tebliğin ana tezi Mehmed Âkif ekseninde Osmanlı/Türk aydınlarının Mısır’la olan ilişki ve algılarını özetlemektir. Burada ifade edilen görüş ve yaklaşımlar, ancak bir tebliğin izin verdiği hudutlar içerisinde ortaya konmaktadır. Türklerin bu ülkeyle ilişkileri çok daha eskiye gitmekle beraber, Osmanlı hâkimiyetine geçtikten sonra Mısır, divân şairleri başta olmak üzere Osmanlı aydınlarının hep ilgisini çekmiştir. Bürokrat, asker veya siyasi mülteci sıfatıyla Mısır’la yolu kesişen pek çok Osmanlı aydını, bu ülkede faaliyet göstermiştir. Özellikle Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve hanedanı döneminde Kahire, İstanbul’dan sonra önemli bir kültür ve edebiyat merkezi haline gelmişti. Bu sempozyumun eksen şahsiyeti Mehmet Âkif de on yılı aşan bir süre zarfında Mısır’da ikamet etmiş, bu ülkenin sağladığı entelektüel zeminde ilmi ve edebî faaliyetlerde bulunmuştur.

Anahtar kelimeler : Mısır, Kahire, Osmanlı, Mehmet Ali Paşa, Mehmet Akif.

The Ottoman Intellectuals’ Perceptions on Egypt: Example of Mehmed Akif

Abstract

The main aim of this paper is to summarize the perceptions and relations of the Ottoman Turk intellectuals with Egypt based on Mehmed Akif. The ideas and approaches expressed here have been put forth only within the limits of a paper. In addition to the   relations of Turks with it going back to earlier times Egypt, after getting under the sovereignty of the Ottoman Turks, always drew the attention of the Ottoman intellectuals, especially of the Divan poets. Many Ottoman intellectuals had activities in this country as bureaucrats, officers and political refugees. Egypt, which continually flourished during especially the period of a century and a half long sovereignty of Mehmed Ali Pasha dynasty, turned out to be the center of culture, literature and civilization. The central figure of this symposium Mehmet Akif, the poet of the national anthem, also lived in Egypt for over ten years, and had scientific and literary activities in the intellectual milieu of this country.

Key Words: Egypt, Cairo, Ottoman, Mehmet Ali Pasha, Mehmed Akif.

Giriş

Bereketli Nil’in hayat verdiği Mısır, tarihin kaydettiği kadim medeniyetlerden biridir.   Bu ülkenin zenginlikleri, eski çağlardan beri pek çok kavim ve topluluğun ilgisini çekmiştir. Amr ibnü’l-As komutasındaki İslâm orduları tarafından 642 yılında fethedilen Mısır, iki asrı aşkın sürede hilafete bağlı valiler tarafından yönetildi. Türkler de Ön Asya’ya yerleştikten itibaren bu ülkeyle ilgilenmişler, birçok Türk hanedanı burada hükümran olmuştur. Gerek fethinden önce (1517) gerekse sonrasında Türk aydınlarının Mısır’la olan ilişkisi ve bu ilişki etrafında tezahür eden algıları her zaman canlılığını korumuştur. *

Fetihten sonra Osmanlı aydınlarının Mısır’la olan ilişkisi farklı boyutlarda gelişme göstermiştir. Geçici süreyle Mısır’a seyahat eden veya kalıcı olarak bu ülkeye yerleşen pek çok Osmanlı aydını bulunmaktadır. Bunların başında şair, mutasavvıf ve bürokratlar gelmektedir. Bu aydınlar kategorik olarak farklı statü ve görevlere sahiptirler. İçlerinde şehzadelerin de yer aldığı en yaygın sınıfı şairler teşkil etmektedir. Sözü edilen aydınlar, tahsil yapma, valilik, kadılık, seyahat veya başka sebeplerle Mısır’a gitmiş, hatta kimisi de orada yaşamayı tercih etmiştir. [1]

Osmanlı/Türk aydınlarının tarihî süreçte Mısır’la münasebetlerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

1. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce başka yurtlardan gelip Mısır’a yerleşen Türk zümrelerinin burada Türk lisanıyla eserler vermesi,

2. İlmî ve dinî tahsilini ilerletmek maksadıyla Türk aydınlarının Mısır’a ilgi duyması,

3. Türk mutasavvıfların, faaliyetlerini genişletme ve düşüncelerini yaymaları amacıyla Mısır’ı uygun bir zemin olarak görmeleri,

4. Divân şairlerinin manzumelerinde çeşitli vesilelerle Mısır’dan bahsetmeleri,

5. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve hanedanı döneminde matbaanın açılması başta olmak üzere entelektüel bir zemin haline gelen Mısır’ın Osmanlı aydınları için câzip hale gelmesi,

6. Sistem muhalifi veya siyasî mülteci durumundaki Osmanlı aydınları açısından Mısır’ın elverişli bir sığınma zemini oluşturması,

7. Mehmet Âkif’in Mısır’ın hayatı

1. Mısır’da ilk Türk zümreleri ve Türkçe Eserleri

Mısır’da ilk Türk hâkimiyeti Tolunoğullarıyla birlikte başlamıştır. 868-905 yılları arasında hüküm süren bu Türk beyliği döneminde Mısır’da çeşitli imaretler vücuda getirilmiştir. [2] Tolunoğulları hanedanının mevkiini kaybetmesinden sonra Mısır’da İhşitler (Akşitler) hükümran oldu. Bu hanedanın kısa süren yönetimi döneminde medenî ve kültürel bakımından Mısır’da kayda değer bir gelişme olmamıştır. [3] Bunu takiben Harezmlerle yapılan savaşta yenilip dağılan Selçukluluların mirasına konan yeni devletler ortaya çıktı, Suriye ve Mısır’da Eyyubî ve Türk Memlûkları kuruldu. [4] Kıpçakların bir uzantısı olarak Mısır’da hâkimiyeti ele geçiren Türk menşeli “ Bahrî Memlûklar * , bu ülkede güzel sanatlar başta olmak üzere vakıf ve imâretler tesis etmişlerdir. Memlûklar yalnız askerî güç olarak değil idarî makamları da ellerinde bulunduruyor; ilmî, edebî, dinî sahada pek çok simâ onların arasında yetişiyordu. [5]

Bir takım tarihî hadiseler neticesinde gelip Mısır ve civarına yerleşen Kıpçak Türklerinin burada telif ettikleri eserlerin diline “ Mısır Kıpçakçası” denmektedir. Mısır ve civarında yani Memlûk yayılma sahası veya Memlûk hâkimiyetinin bahis konusu olduğu bölgelerde meydana getirilen Kıpçakça eserler olarak ilk hatıra gelenler, şüphesiz, bu Türkçe’yi hâkim unsurun dili olarak yerli muhite öğretmek üzere kaleme alınan lûgat-gramer kitaplarıdır. Ancak dili öğreten bu kitapların yanında öğretilen dilin mahsulü olarak dinî ve dünyevî konularda başka eserler de telif edilmiştir. Bunların başlıcaları fıkıh kitapları ile atçılığa, okçuluğa ait esası askerliğe dayanan eserlerdir. Bu arada az da olsa mühim bir kısmı tercüme ve adapte yoluyla telif edilmiş edebî ürünler de bulunmaktadır. Bu eserlerin en önemlisi şüphesiz Seyf-i Sarayî’nin, Sadi-i Şirazî’nin ünlü “Gülistan”ını “ Kitabu Gülistân bi’t-Türkî“ adıyla tercüme ettiği eseridir. [6]

2. İlmî ve dinî tahsilini ilerletmek maksadıyla Türk aydınlarının Mısır’a ilgi duyması

Türklerin Mısır’a olan ilgisini artıran önemli faktörlerin başında, uzun asırlar boyunca dinî ilimler başta olmak üzere devrine göre diğer ilimlerin de yüksek derecede tahsilinin yapıldığı Ezher gelmektedir. Mısır’a hâkim olan Fatımiler tarafından 972 yılında faaliyete geçirilen ve şiî yoruma göre öğretim yapan Ezher, daha sonra Eyyubî ve Memlûklar devrinde sünnî doktrinin merkezi haline getirilmiştir. [7] Bütün İslâm dünyasına yayılan şöhretiyle Ezher, özellikle dinî ilimlerde derinleşmek isteyen Türk/Osmanlı aydınlarının da idrakine yansıyan bir merkez olmuştur. Gerek Osmanlı devletinin kuruluşundan önce gerekse kuruluşunu takip eden asırlarda birçok Türk âlim ve şairi Mısır’a giderek burada tahsil görmüştür.

Daha sonra Anadolu’da Eretna Beyliğinin başına geçecek olan Kadı Burhaneddin Mısır’a giderek buradaki medreselerde dinî ve ilmî inkişafını tamamlayarak Anadolu’ya dönmüştür. [8] Bunun yanı sıra XIV. yüzyılın önemli şairi Ahmedî, ulemadan Molla Fenârî ve Hacı Paşa da Mısır’a gidip burada tahsil yapmışlardır. [9] Yine Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebali’nin de tahsilini Mısır’da yaptığı bilinmektedir. [10] Ayrıca Kaygusuz Abdal’ın da bir dönem Mısır’a gidip yerleştiğini ifade edelim. [11]

3. Türk mutasavvıfların, faaliyetlerini genişletme ve düşüncelerini yaymaları amacıyla Mısır’ı uygun bir zemin olarak görmeleri

Hicri II. asırdan itibariyle doğup yaygınlaşan İslâm âlemindeki tasavvuf cereyânı gittikçe artan bir dinamizmle bütün İslâm ülkelerine yayılmıştı. Salahaddin-i Eyyûbî zamanında Mısır ve Suriye’de tekke ve tarikatlar o kadar çoğalmıştı ki, nizam ve intizamı muhafaza etmek, fitne ve karışıklığı önlemek maksadıyla bu hususta bir teşkilatın kurulmasına bile lüzûm görülmüştü. Kahire’de “ Sa’idü’s-Suedâ” adıyla bir tekke yaptıran Sultan, “ Deviretü’s-Sufiye” nâmı verilen bu merkezin başına nasbettiği şeyhe, diğer şeyhler üzerinde bir bakıma murakabe hakkı tanımıştı. [12]

Tasavvuf düşünce ve pratiğinin erken zamanlarda Mısır’da inkişaf etmesi, çoğu şair olan Osmanlı mutasavvıflarının da bu ülkeye ilgi duymasına yol açtı.   Bu şahsiyetler içerisinde en maruf olanları Gülşeniye tarikatının kurucusu İbrahim Gülşenî ile “Mısır” nisbesi taşıyan Niyazi-i Mısrî’dir. “ Diyarbakır’dan Kudüs yoluyla Mısır’a giden Gülşenî bu ülkede tarikatını yaymaya başlar. Rivayetlere göre Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından kendisine bağışlanan arsa üzerinde tekkesini inşa eder. Zamanla müridleri çoğalan İbrahim Gülşeni burada büyük şöhrete kavuşur ve 1533 yılında bu ülkede vefat eder. [13]

İbrahim Gülşenî, içinde Anadolu ve Rumeli’den gelen şairlerin de bulunduğu geniş bir edebî ve tasavvufî muhit oluşturmuştu. Bu şairlerin başında Deli Birader Gazâlî, Usûlî, Ârifî Hüseyin Çelebi ve Lâyihî gelmekteydi. Yine İbrahim Gülşenî’nin oğlu ve halefi olan Hayâlî, onun mürîdi Muhyî, Za’fî, Zârî, Rindî de bu muhitin önemli şahsiyetleriydi. [14], Mısır’da Mevlevîlerin tekkeleri de bulunmaktaydı. Burada mevlevihane şeyhi olarak görev yapmış Siyâhî Mustafa Dede (ö. 1710), Nesib Dede (ö. 1714), Sâkıb Dede (ö. 1735), Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1701), Hasîb Dede (ö. 1719), Lebîb Dede (ö. 1714), Hızır Handî Dede (ö. 1727), Siyâhî­zâde Ârif Dede (ö. 1725) gibi bazı Mevlevî şairleri de Kahire’de bulunmuşlardır. [15]

4. Divân şairlerinin manzumelerinde çeşitli vesilelerle Mısır’dan bahsetmeleri,

Zengin çağrışımların hâkim olduğu bir bağlamla divân şiirine yansımış olan Mısır ve onunla birlikte anılan Kahire, Nil v.s. gibi unsurları, şairler değişik bakış açılarıyla ele almışlardır. Bunların başında, Mısır’la ilgili olarak Kur’an’da bahsi geçen Hz. Musa, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf kıssaları gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf adını taşıyan bir sûre bulunmaktadır. 111 âyetten oluşan sûrede anlatılan kıssa, detaylı anlatımı ve ifadesindeki parlaklığından dolayı “ ahsenü’l-kasas / kısaların en güzeli” olarak adlandırılmıştır. [16] Bu bakımdan Mısır ve onunla ilgili coğrafî unsurlar, çoğu zaman metaforik bir dille Hz. Yusûf istiaresi etrafında döner.

Mısr-­ı zâtü’l­-ehrâm , Mısr-­ı zâtü’l­-harâm, Mısr­-ı dârü’n­-nasr, daha çok da Ümmü’d­-dünya yahut Ümmü’l­-bilād ifadeleriyle anılan Mısır ve buranın en büyük şehri Kahire, özellikle Hz. Yûsuf’un kıssasının geçtiği mekân olması dolayısıyla şiirlerde sık sık yer bulmuştur. Bu bakımdan şiirlerde; Yûsuf, Züleyha/Zeliha, Yakup/Ken’ân, Aziz, secde, kuyu/çâh, ihvân, cemâl, hüsn, melâhat, sultân, rüya/düş, tabir, mihr ü mâh, müşteri, satmak, terazi, metâ, baha, ağırlık, pazar, zindan/habs, beytü'l­hazen/ahzân, külbe­i ahzân, giryân, bûy, pîrâhen, çâk, mâlik gibi birbiriyle ilgili kelimelerden uygun olanlar tenasüp, telmih, tevriye, îhâm oluşturacak şekilde bir arada kullanılmıştır. Ayrıca kimi zaman Mısır’la birlikte Nil nehri ve Mısır’ın başkenti Kahire de şiirlerde anılmaktadır. Yine, Mısır’ın şeker kaynağı olması ve Anadolu’ya şekerin Mısır’dan gelmesi dolayısıyla şeker/sükker, kand kelimeleri şiirlerde geçmekte, kimi zaman da Mısır kelimesi ülke anlamında yahut uzaklık sembolü olarak da kullanılmaktadır. [17]

4.2. Mısır’ın Hz. Yusûf istiaresiyle divân şiirine girmesi

Mısır’ın bu cihetle divân şiirine yansımasıyla ilgili olarak birkaç misal verelim:

Şahsın mülk-i melâhette sana kullar çok

Biri oldur ki varıp Mısır’da sultân olmuş

Fuzûlî [18]

Kanâ’at itmedi pîrâhenini görmeyicek

Cemâli Yûsuf-ı Mısrî’yi pîr-i Ken’ânî

                                                            Nev’î [19]

Çâh-ı zekân ki mahbes-i Mısr-ı cemâldür

Bir çâhdur ki Yûsuf-ı Ken’ân esîridür

Helâkî [20]

Çeh-i Ken’ân şebistân-ı devâtımdır ki Yûsuf’dan

Alır kîn-i zenân-ı Mısr’ı seyr-i hüsn-i ebkârı

Kelîm-i Mısr hem kilk-i şeker-hâ-yı revânımdır

Ki cüllâb-ı ma’ânîdir cihâna Nîl-i güftârı

 Nef’î [21]

4.3. Mısır’a tayin olunan bürokratların övülmesi dolayısıyla bu ülkenin şiire dâhil edilmesi

Mısır ve onunla ilgili diğer unsurlar, bazen de orada görev yapan yüksek bürokratlar vasfında kaleme alınan şiirlerde yer almaktadır. Bu manzumelerde Mısır’dan, “ Şerefü'l-mekân bi'l-mekin [22] özdeyişini hatırlatan ifadelerle bahsedilir. Nitekim şair Cevri (1595-1654), Sultanzâde Mehmed Paşa’nın Mısır beylerbeyliği görevinde bulunduğu esnada kendisine sunduğu kasidede böyle bir ifadede bulunmaktadır:

Müjde ey Mısr-ı mu’azzez ki sipihr-i ikbâl

Döşedi mesnedine sâye-i ferr-i iclâl

………..

Müjde ey Nil-i mübârek ki sehâb-ı himmet

Eyledi dâmenüni gevher ile mâl-â-mâl

Arz-ı Mısr’un şeref-i kevkebesi oldu bülend

Yeridür olsa eger Yesrib ü Battâ’ya misâl

Devlet-i Kâhire’ye virdi kemâl-i te’yîd

Kuvvet-i kâhire-i kükm-i Hudâ celle celâl

İtdi bir Âsâf-ı Yûsuf-siyeri Mısra azîz

Mâlikü’l-mülk ü cihân-bahş-ı mu’izz ü müte’âl [23]

Nef’î de, Cevrî gibi Mısır’a beylerbeyi olarak atanan vezir İbrahim Paşa’yı överken Mısır ve Nil’den şöyle söz eder:

Sen safâ geldin kudûmundan safâ kesb etti halk

Oldular Mısr ehl-i yümn-i makdeminle behre-yâb

Nâmın İbrahim Paşa olduğu içün gâlibâ

Verdi taht-ı Yûsuf’a zâtınla Mevlâ ferr ü tâb

Sana teslîm eyledi gerdân-keşen-i Mısrı çûn

Kıldı emrinde isâbet Husrev-i mâlik-rikâb

………..

Düşdü hâk-i Mısr u âb-ı Nîl’e zıll-ı ref’etin

Âbı Kevser oldu anın hâki gûyâ müşk-i nâb [24]

4.4. Gezilip görülmesi gereken bir belde olarak Mısır’ın övülmesi

Divân şairleri bazen de bir ön kabul olarak Mısır’ın dünya gözüyle mutlaka görülmesi gereken bir belde olarak şiirlerine yansıtmışlardır:

Gezüp Mısr içre seyr eyle ölünce

Ki gönül katlanur göz görmeyince

                                                        Cemâli [25]

4.5. Bazen de usanç verici yönüyle Mısır’ın şiirlere konu olması

Yukarda belirttiğimiz olumlu algının aksine Mısır, bazen de usanç verici bir belde olarak divân şiirine girer. Mısır’dan bu cihetle söz edildiğinde İstanbul hasreti de vurgulanır.

XVII. yüzyıl şairlerinden Fehîm-i Kadîm, bulunduğu Mısır’dan bir an önce İstanbul’a dönme arzusunu taşımaktadır:

Dâr u diyâr-ı yârdan itdi cüdâ Fehîm

Rûz-ı kıyâm dest-be-dâmân-ı gurbetüz

Zelil olmak Fehîmâ Rûm’da bin vech ile yegdür

Bana lâzım degüldür mülk-i Mısr içre azîz olmak

Garîb-i yâr u diyâram sabâh u şâm müdâm

Vatan hayâli ile fikr-i râhdur kârum

Çün nûr-ı didesi seferî oldı Nîl’den

Ya’kûb-ı hasta el yudı çeşm-i alîlden

Yâd eylemez mi Mısr-ı safâda azîz olan

Beytü’l-hazen-nişîn-i Fehîm-i zelilden

………

“Hakikat bî-vefâ nâ-mihribân hubân-ı İslâmbol

Yine dîl ârzû eyler ne çâre ülfet olmışdır [26]

Valilik yaptığı Mısır’da, asayiş meselesinden hayli yorulan şair Ragıp Paşa da bir an önce payitaht (İstanbul)a dönme arzusunu şu beyitle ifade eder:

Kelāl geldi tasarrufdan Ümm-i Dünyâya

Yeter şu Kahirenin kahrı azm-i Rûm idelim [27]

Mısır (Kahire)’ın türlü bakımlardan rahatsız edici hallerini şikâyette Koca Ragıp Paşa ve Fehîm yalnız değildir. Mısır hanedanı arasında baş gösteren bir ihtilafı çözmek maksadıyla Kahire’ye giden (1852/1853) devrin büyük âlimi Ahmed Cevdet Paşa, buradaki iklimden rahatsız olunca İstanbul’u ve Boğaziçi’ni hatırlar:

Anılsın yâr elinden câm-ı mey nûş ettiğim demler

Neşât-ı vasl ile dehri ferâmuş ettiğim demler

Anılsın bâri şimdi bezm-i yârân-ı Stanbul’da

Boğaziçi’nde mevc-i mey gibi cûş ettiğim demler

Bana zindan olur Mısr’ın sarayı yâda geldikçe [28]

5. Mehmet Ali Paşa ve Hanedanı İdaresindeki Mısır’a Türk aydınlarının İlgisi

Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart, İngiltere’yle olan çekişme ve rekabet kaygılarıyla -Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zafiyetten de faydalanarak- 1798 yılında Mısır'ı işgal etti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu işgali kırmak maksadıyla bölgeye kuvvet sevk etti. Fransızları mağlup eden Osmanlı kuvvetlerinin komutanlarından biri de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ydı. Muharebede gösterdiği yararlıklar üzerine Kavalalı, Mısır’a vali tayin edildi.  

Fetihten 1841 fermanına kadar Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir eyalet olarak idare edildi. Ancak 1841 fermanı, bu statüyü değiştirdi. Bu ferman, Mısır eyaletini genel hukuk yönünden yarı müstakil bir devlet haline getirdi: Artık Mısır’ın fiili idaresi Mehmed Ali Paşa’nın ailesine geçti. [29] Böylece, Mehmed Ali Paşa her ne kadar hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı olsa da zamanla âdeta Mısır’ın fiilen bağımsız hükümdarı olmuştur. Ancak karşısında zayıf bir Osmanlı Devleti yerine güçlü bir Mısır istemeyen Batılı güçler, Mehmed Ali Paşa’nın bağımsızlık ve genişleme çabalarını engellemişlerdir. Mehmet Ali Paşa ve hanedanı dönemine Mısır, birçok bakımdan ilerlemiş ve güçlenmişti. Eğitim alanında yapılan reformlar, Batılı manâda tedrisat yapan okulların açılması, Bulak’ta matbaanın tesisi, Batı’ya talebe gönderilmesi bu gelişmenin başat gösterenleriydi.

Bulak Matbaası ve Türkçe neşriyat

Mısır, matbaayla Napolyon’un işgaliyle tanışmıştı. İşgalinin başlangıcında halkı etkilemek maksadıyla propaganda amaçlı olarak kurulan bu matbaada kayda değer bir eserin basılmadığı bilinmektedir. Fransız işgalinin sona ermesinin ardından Mehmet Ali Paşa’nın bu ülkede giriştiği yenilik hareketleri içerisinde matbaanın özel bir yeri vardır. [30]   İşgalin ardından bu bölgeye hâkim olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1921 yılında bir matbaa açtı. Bir yıl sonra ise matbaa Bulak’a taşındı. Mahalli hükûmet tarafından sübvanse edilen bu matbaada Arapça, Türkçe ve Farsça eserler basılmaya başlandı. Mısır’da daha sonra İskenderiye’de de bir matbaa açıldı. [31] Paşa, Osmanlı aydınları için de önemli bir yeri haiz olan Bulak matbaası için İtalya ve Fransa’dan makine ve usta getirterek işe koyuldu. Diğer hidivler döneminde de tedrici surette ekipman ve usta kadrosuyla takviye edilen Bulak Matbaası, Osmanlı aydınları için İstanbul’daki matbaalar kadar önem arz etmekteydi.

Osmanlılarda kitap basma faaliyetleri İstanbul’daki Müteferrika matbaasının kurulması (1729) ile başlamış ve Bulak matbaasının, Kahire yakınında kurulduğu tarih olan 1822’ye kadar İstanbul’da Arap harfleriyle kitap basan matbaaların sayısı üçtü. Ancak Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın verdiği destekle kurulan matbaanın ardından basılan Türkçe kitap sayısı yüzlerce rakama ulaşmıştır. [32] Bulak Matbaasının tesisini müteakkip Türk lisanıyla bir yayın faaliyeti başlıyor. Bu tamamen entelektüel bir zeminde gerçekleşiyor. Fuzûli’nin eserleri başta olmak üzere Koca Ragıp Paşa, Sürûrî, Samî, Fazıl-ı Enderunî, Vehbi gibi pek çok üstad Osmanlı şairinin divanlarıyla ilmî eserler neşrediliyor. [33]

Osmanlı aydınlarının Mısır’daki matbaa imkânlarından yararlanmaları bu zaman dilimiyle sınırlı olmayıp XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar bu ilgi devam etmiştir. Mısır/Kahire’nin neşriyat bakımından sunduğu imkânlar, Osmanlı aydınlarının buraya olan ilgisini hep canlı tutmuştur. İstanbul matbuatının velûd ismi Ebuzziya Tevfik (1848 – 1913) bile bir ara matbaasını Mısır’a nakletmek istiyor; fakat Saraydan irade çıkmıyor. [34]

Osmanlı aydınlarının Kavalalı hanedanıyla tesis ettiği yakınlık

Yaklaşık yüz elli yıllık Kavalalı hanedanı döneminde Mısır, Osmanlı/Türk aydını için bir çekim merkezi haline gelmiştir. Şöyle ki, Mısır’a hâkim olmasıyla birlikte köklü reformlara girişen “Mehmet Ali Paşa döneminde Mısır’da Osmanlı Türk-Türk tesiri, önceki üç yüz yıllık Osmanlı dönemine (1517-1804) nazaran daha yoğun ve çok yönlü olmuştur. Sosyal hayat tarzı, giyim kuşam, yemek kültürü, müzik ve eğlence gibi değişik sahalarda vuku bulan bu tesirler, Mehmet Ali Paşa ve genişleyen ailesi etrafında halka halka oluşan sivil ve askerî bürokrasinin büyümesi ile birlikte yeni aristokrat ve burjuvazi sınıfları ile eski eşraf muhitlerini de etki alanına dâhil etmiştir. Giyim tarzlarından yemek çeşitleri ve musiki icrasına kadar uzanan geniş bir alana nüfuz eden bu kültürel etkilenmenin, İstanbul merkezli Osmanlı kültürünün örnek alınmasıyla oluşan “İstanbulî” denilen üst referans bulunmaktadır.” [35]

Mısır’ın bu yeni durumu, Osmanlı ülkesinde de farklı yansımalara yol açmıştır. Şöyle ki, Mehmet Ali Paşa ve hanedanı döneminde Mısır’la Osmanlı Devleti arasında siyasi olduğu kadar sosyal yönden de sıkı bir ilişki tesis olunmuştu. Mısır’ın zenginliklerinden pay alan Kavalalı hanedanı, artık yüksek bir sosyete olma yolunda hızlı menziller katetmekteydi. Bu yeni sınıf, maddi yönden müzayaka içinde bulunan İstanbul’a geldiğinde ölçüsüz harcamalarda bulunmakta, ülkenin standartlarını zorlamaktaydı. Nitekim devrin âlim tarihçisi Ahmed Cevdet Paşa, bu durumu yerici bir üslupla Tezakir’de şöyle ifade etmektedir:  

 Bir aralık Mehmet Ali Paşa hânedanından pek çok paşalar ve beyler ve hanımlar Mısır’dan savuşup İstanbul’a döküldüler ve külliyetli akçeler getirip bol bol harc ederek İstanbul süfehasına su’-i emsâl gösterdiler. Sefâhat vadisinde yeni çığırlar açtılar. Hele Mısırlı hanımlar alfranga melbusat ve sâir tecemülâta rağbet edip İstanbul hanımları ve ale’-l-husus saraylılar dahi onları taklid eder oldular ve Mısırlıların ekserisi gaali bahalar ile hane ve sahil-hane ve akarat-ı sâire aldılar. Bu cihetle dersadet’te emlâkin kıymeti fevkalâde terakki buldu ve İstanbul’da bir servet-i kâzibe peyda oldu. [36]

 

Osmanlı aydınlarının Mısır’la münasebetlerine tesis eden diğer bir faktör ise Kavalalı hanedanından bazı hidivlerin sadrazamlık da dâhil Osmanlı Devleti’nde yüksek görevler ifa etmeleridir. Mehmet Âkif örneğinde de görüleceği gibi hidivlerle Osmanlı eliti arasındaki ilişki daha çok entelektüel seviyede cereyan etmiştir.

 

Osmanlı aydınlarıyla Mısır hidivleri arasındaki münasebet, geniş boyutlu olarak ilk kez Yeni Osmanlılar Cemiyeti mensuplarından Ziyâ Paşa ile Namık Kemâl’in Avrupa macerâlarında kendini gösterdi. [37]

 

 Osmanlı aydınlarının Mısır’la olan ilişkilerindeki tali faktörlerden biri de Mehmet Ali Paşa’nın damadı Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa’nın Osmanlı Devleti’nde sadarete getirilmesidir. Daha önce Mısır’da bulunmuş Yusuf Kâmil Paşa, iyi yetişmiş bir aydın sıfatıyla konağını bir akademik muhit haline getirmişti. Bu konak Osmanlı eliti için bir çekim merkezi olmuştur.

Kâmil Paşa ve konağının o devir ilim ve fikir çevreleri için ifade ettiği önemi İbnü’l-Emin şöyle ifade etmektedir: “ Hakikaten dâniş ve irfan encümeni idi. Şark ve Garb uleması, üdebâsı ve şuarâsı o encümende toplanır; ilmî ve edebî musâhabeler cereyan ederdi. (Paşa) Her türlü mübâheseye, ilzâm-ı hasma ve isbât-ı müddeâya kâdirdi... Şark’tan, Garp’tan her sınıf meziyet ve maarifet sahipleri mutlaka kendini ziyaret ederler, ilm ü faziletine yakîn hâsıl ederek sitâyiş-hân olurlardı. [38]

6. Sistem muhalifleri açısından Mısır’ın elverişi bir mekân oluşu

Mısır, Memlûklar döneminden başlayarak Osmanlı Devleti’nin farklı devirlerinde, sistem muhalifleri için güvenli bir sığınma yeri olagelmiştir. Yeni Osmanlılar Cemiyeti mensuplarından başlayarak Cumhuriyet dönemindeki “ Yüzellilikler”e kadarki muhalif Osmanlı aydınlarının Mısır’la olan ilgileri de üzerinde durulması gereken bir husustur.

Yukarda ifade edildiği gibi, özellikle Kavalalı hanedanı döneminde her bakımdan gelişen Kahire’nin entelektüel bir muhit haline gelmesi, Osmanlı aydınlarının ilgisini buraya yöneltiyordu. Çünkü Kahire, Osmanlılar döneminde İstanbul’dan sonra en kalabalık bir İslâm şehriydi. [39]

Osmanlıların siyasi tarihinde Mısır’ın sistem muhalifleri için sığınılan bir mekân oluşu iki şehzadeyle başlıyor. Şöyle ki, Fatih’in şehzâdesi Cem Sultan (1470-1513), taht kavgasında ağabeyi II. Beyazıd’a mağlup olması üzerine; şehzâde Korkud (1470-1513) ise babası II. Beyazıd’la ihtilafa düşmesi sebebiyle Mısır’a sığınmışlar, bu ülkede bir müddet ikamet etmişlerdir. [40]

Sistem muhaliflerinin Mısır’a sığınmaları, Jön Türklerle zirveye ulaşmıştır. Dağılma sürecine giren Osmanlı Devleti’ni ayakta tutma kaygısıyla zecrî tedbirler alan Sultan II. Abdülhamid idaresine karşı teşkilatlanan Jön Türkler, ihtilalci bir programla İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet kısa sürede İstanbul merkez olmak üzere yurt içinde teşkilatlandıktan sonra Paris, Mısır, Cenevre ve Berlin gibi merkezlerde de şubeler açtı. [41]  Sultan II. Abdülhamid Han’ın 1876 yılındaki cülusundan II. Meşrutiyet’e kadarki süreçte daha çok Jön Türklere dâhil pek çok aydın, ya geçici sürelerle Mısır/Kahire’de ikamet etmişler ya da bura üzerinden Avrupa’ya geçmişlerdir. Aydınların Mısır’la olan bu münasebetleri kültürel bir arkaplana da istinat etmektedir.

Aralarında Abdullah Cevdet ve İbrahim Temo’nun da yer aldığı “ Tıbbıye-i Şahâne” talebeleri tarafından ilkin “ İttihad-ı Osmanî” adıyla kurulan İttihad ve Teraki Camiyeti üyeleri takibata uğrayınca bir kısmı Mısır’a kaçtı. Burada Kahire grubu olarak adlandırılan ve aralarında Mizancı Murad, Ali Kemâl, Abdullah Cevdet ve Hoca Kadri Efendi’nin de yer aldığı aydınlar Kanun-ı Esasi, Hak, Şark, Sancak, Osmanlı, İçtihad ve Meşveret gazetelerini neşrettiler. [42]

Kahire’de farklı bir mündericatla yayınlanan önemli gazete Mehmed Murad Bey’in (1854-1917) ünlü “ Mîzan”ıdır. İttihatçılar içinde farklı bir duruşa sahip olan Mehmed Murad Bey çok cepheli entelektüel bir simâdır. Neşrettiği gazetesi onun için bir nisbe olacak ve “ Mizancı Murad” ismiyle şöhret bulacaktır. 1886 yılından itibaren değişik merkezlerde üç ayrı dönemde neşredilen Mîzan, 21 Ocak-8 Temmuz 1896 tarihleri arasında Kahire’de toplam 26 sayı olarak yayınlanmıştır. [43]

Jön Türklerden Ali Kemal (1889–1922) de bir dönem Mısır’a yerleşip burada neşriyatta bulunmuştur. Hidiv ailesinin geniş emlakini yönetmek üzere Mısır’a giden Ali Kemal, Kahire’deyken Mecmua-i Kemal’i ve son olarak 1902’de Türk’ü çıkardı. [44]

Mısır/Kahire’de bulunup entelektüel faaliyetlerde bulunan diğer önemli bir simâ da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından Abdullah Cevdet (1869-1933)’tir. 1905-1910 yılları arasında Mısır’da ikamet eden Abdullah Cevdet burada bir yandan İçtihad dergisini yayınlarken diğer yandan da Shakespeare ve müsteşrik R. Dozy’den tercümeler yaptı. [45]

Mehmed Âkif örneğinde de görüleceği gibi Osmanlı aydınları içerisinde dinî kaygılarla Mısır’a yerleşen pek çok simâ da yer almaktadır. Bunların içerisinde Son devir Osmanlı şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi, ulemadan Zahidü’l Kevserî, Yozgatlı İhsan Hoca, İbrahim Sabri Bey en tanınmış olanlarıdır. Buraya geliş sebepleri farklı da olsa sözü edilen aydınlar “Ezher” çevresinde oluşturdukları ilim ve edebî mahfellerde Mısır aydın ve ulemasının da ilgisine mazhar olmuşlardır. [46]

7. Mehmed Âkif ve Mısır

7.1.   Âkif’in ilk kez Mısır’a gidişi

Tebliğimizin varlık sebebini teşkil eden bu sempozyumun adandığı Mehmed Âkif’i zihinlerde kalıcı kılan bir kaç cephe vardır: Bunlar Millî Mücadele’deki yararlıkları, İstiklâl Marşı başta olmak üzere pek çok şiiri ve nihayet 11 yıl süren Mısır hayatıdır. Mehmed Âkif’in Mısır ilgisi çok erken başlamıştı. Âkif hakkında “ İslâmcı Bir Şairin Romanı” adıyla dikkat çeken kitabı kaleme alan Mehmet Emin Erişirgil, şairin Mısır ilgisini her daim hamisi mevkiindeki Abbas Hâlim Paşa * ile şu muhavereye dayandırmaktadır:

1913 yılının sonlarına doğru bir gündü, Âkif, Paşanın evinde :

- Peygamberin, vedâ haccını hikâye etmek ve O'nun son hut­besinde müslümanlara söylediklerini yazmak istiyorum, demişti.

Paşa “neye bunu bir an önce yazmıyorsun?” sualini sorduğu za­man da:

- Ben demişti, hiç olmazsa Medine'yi ve Mekke'yi görmeliyim ki bunu yazabileyim.

Paşa anlamıştı ki Âkif, yol parası yüzünden buralara gidemiyor. Ona bu parayı sade temin etmekle kalmadı, teşvik de etti, hattâ “Mı­sır'ı ve Kahire'nin güneyindeki El-Uksur'u da gör, ne güzel!” demişti. Abbas Halim ayrıca tenbih ediyordu: Kahire'de Prens Aziz Paşa'nın evinde misafir kalacaktı.

Yol hazırlığını yaptı, ilk defa Mısır'a gidiyordu. [47]

Mısır’a varan Âkif’in, -beklendiği gibi- ilk işi matbuat ve kültür muhitlerini ziyaret etmek olur. Erişirgil’in anlatımıyla bu hadise şöyle olur:

Kahire’ye vardığının ikinci günü “Eş-şaap” gazetesine uğradı. Bu gazete bizdeki Sırat-ı Müstakim - Sebilürreşat'ın idealini kendine meslek edinmişti. Onun için, orada yazı yazanların çoğu bu mecmua­nın da, Mehmet Akif 'in de adını biliyorlardı. Nitekim o zamanlar bu gazetede çalışan Ömer Rıza da Sırat-ı Müstakime yazı yazıyordu.

O, matbaada ilk rastladığı hademeden “Ömer Rıza burada mı­dır?” diye sordu. “Buradadır” cevabını alınca “İstanbul'dan Mehmet Âkif geldiğini haber veriniz” demişti. Hademe Mehmet Akif 'i Mehmet Atıf dedi ama Ömer Rıza anlamıştı kimin geldiğini. Dışarıya çıktı, ilk gördüğü Akif 'in elini öptü ve yazı işleri odasına aldı .” [48]

Mehmed Âkif, Mısır’a yaptığı ilk seyahatinde ehramların bulundukları yerleri gezdi, çölde güneşin bat­masını doya doya seyretti. Cizre'de, Nil üzerinde, ayın doğuşunu gör­dü ve sonra Arapların «El-uksur» dedikleri yere gitti. Orada da güneşin batmasını görecekti. [49]

7.2.   Âkif ikinci kez Mısır’da

Mehmet Akif Bey’in içinde bulunduğu ilk Meclis, 1 Nisan 1923 tarihinde seçim kararı alır. Meclisin son toplantısı 21 Mayıs’ta yapılır ve dağılır.

Mehmet Akif Bey, tekrar milletvekili seçilmeyi düşünmez ve istemez. Yönetimin kendisinden bir şey beklemediğini de görünce ailesiyle birlikte Mayıs ayı içinde İstanbul’a göçer. Bazı yayın organlarında aleyhinde yayınlar yapılması ve ayrıca siyasi çekişmelerin Millî Mücadele ruhunu gölgelercesine ileri boyutlara ulaşması Akif’i çok üzüyordu. Buna ek olarak işsizdi ve parasızdı. 1923 yılı Ekim ayında Abbas Hilmi Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti, 1924 baharında döndü. 1926’dan itibaren gittiği Mısır’dan Türkiye’ye uzun zaman dönmedi. [50]

7.3.    Âkif ’in Mısır’daki günleri [51]

Mısır'da, Kahire'den uzak bir köye, Hâlvan’a çekilmişti. Orada münzevî denecek tarzda yaşıyordu. Haftada iki gün iner, Darülfünundaki dersini okutur, dersten çıkar çıkmaz hemen trenle evine geri dönerdi.

Bazen Prens Abbas Halim Bey’in dairesine uğrar, bazen de Ezhere gider , dostu Yozgatlı İhsan Efendinin odasında Türk talebeler ile birlikte çay içer, sohbet eder, daha sonra Hâlvan’a dönerdi.

Kışın, Abbas Halim Paşa Hâlvan’a gelince onunla görüşür, Kahire'de prens Halim beyi ziyaret eder, onların sohbetinden büyük zevk alırdı. Bir de Hâlvan’da onun çok sevdiği bir dostu vardı: Abdülvehhab Azzam.   Ahlâkı da irfanı gibi yüksek olan bu aziz dost da onun için büyük bir varlıktı.

Fakat yaz geldi mi, artık görüşecek kimse kalmıyor, büsbütün inzivagâhına çekilirdi. Ara sıra Ezher’deki bir kaç Türk talebe onu ziyaret eder, onlarla hoş va kitler geçirirdi.

Yalnız son zamanlarda bir yaz İskenderiye'ye, bir yaz Antakya'ya, hastalığında da Lübnan ve Antakya’ya bir kaç aylık seyahat yapabildi. Şehirde dolaşmaktan, kalabalıktan, insan­lardan çok sıkılırdı.

Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı, İnziva hayatı, senelerce Kur'an tercümesiyle meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur’an’ı su gibi ezber okurdu.

Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı ramazan geceleri biz de Üstad’a cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.

Mehmed Âkif, Mısır'a hicret ettiği zaman iki sene kadar Abbas Halim Paşanın misafiri oldu. Paşa’nın Hâlvan’daki büyük sarayı karşısında küçük bir köşk vardı. Orası Âkif’e tahsis olunmuştu. Âkif orada çok sakin, müsterih hayat geçirdi. (Firavunla Yüzyüze) şiirinin orada yazdı; bu şiirini Abbas Halim Paşa’nın zevcesi Prenses Hahrünnisa Hatice Hanım’a hediye etmişti.. Burada geçirdiği senelerin hayatının en sükûnetli za­ manları olduğunu Mehmed Âkif daima söylerdi.

Sonra ailesini de Mısır'a götürünce ayrı bir ev kiraladı. Hâlvan’ın bir köşesinde, sahra yanında bir küçük ev.

7.4.    Son Şiirleri

Bütün vaktini ve zihnini Kur'ân meali üzerindeki çalışmalara veren Âkif, bundan sonraki yıllarda fazla şiir yazmamıştır. Kaleme aldıkları, fevkalâde güzel bir lisan ve vezinle nazm edilmiş yüksek şiirler olmakla beraber azdır:

1928'de " Bir Gece," 1929'da " Bir Arıza," 1930'da " Ne Eser, Ne de Semer," " Derviş Ahmed" ve " Şark'ın Yegâne Dâhisi'ne," 1931'de " Said Paşa İmamı," 1933 Ağustos'unda ise Safahat'ın son şaheseri, kendi derûnî hayâtının bir hülâsası ve son nefesinde çıkan bir feryad olan " San'atkâr..."

Sonuç

Tarihin kaydettiği kadim medeniyetlerden biri olan Mısır, 642 yılında İslâm hâkimiyetine geçtikten itibaren yeni bir kültür ve uygarlığın dairesi içine girdi. Türklerin bu ülkeyle olan ilişkileri Abbasiler dönemine kadar gitmektedir. Özellikle erken zamanda bir kısmı lejyoner olarak bu ülkeye gelen Türkler, kendi lisanlarıyla eser telif etmişlerdir. Yavuz Selim tarafından fethedildikten sonra Mısır, Osmanlı eyalet sistemi içinde önemli bir mevki işgal etmiştir. Sadece idarî olarak değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet bakımından da ilerleme kaydeden Mısır, Türk aydınları için bir çekim merkezi haline gelmiştir. Bir yandan mutasavvıf hüviyetleriyle burada yerleşip tutunan Türk sûfîler, diğer yandan bu ülkeye nasbedilen âlim ve şair bürokratlar Mısır’ın kültürel ortamına önemli katkılar sunmuşlardır. Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve hanedanı döneminde ise Mısır, Osmanlı aydınları için çok daha önemli bir merkez haline gelmiştir. Mısır’ın yakın dönemde kültür ve edebiyatımız açısında ifade ettiği diğer bir husus ise İstiklâl marşı şairimiz Mehmed Akif’in on yılı aşkın süre bu ülkede ikamet etmesi ve entelektüel faaliyetlerini sürdürmesidir.

 

 

 

 

Kaynakça

Ahmed Cevdet Paşa, (1986), Tezâkir, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

AKALIN, Mehmet (1975), Ahmedî, Cemşîd ü Hurşîd, Atatürk Üniversitesi yayınları, Ankara

AKKUŞ, Metin (1993), Nef’î Divânı, Akçağ Yayınları, Ankara

AKYÜZ, Kenan (1986), Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, 4. bs., İnkilap Kitabevi, İstanbul

AKYÜZ, Kenan – Süheyl Beken v.d. (1990), Fuzûlî Divânı, Akçağ Yayınları, Ankara

AVŞAR, Zakir ( 2010 ), Siyasal İletişim Bağlamında Bir Biyografi Çalışması: Mehmet Akif Ersoy” ,   İ letişi m: Kuram ve Araştırma Dergisi , Bahar , Sayı:30 , Ankara.

AYAN, Hüseyin (1981), Cevri: Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divânının Tenkidli Metni, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum.

BEDİR, Âtıf (2009), “ Dünyanın Anası: Kahire ve Kütüphane Şehir: İskenderiye”, Hece, C.150, 151, 152, Ankara.

BERKES, Niyazi (1978), Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul

BİLGEGİL, Kaya (1980), Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar (C.I), Atatürk Üniversitesi yayınları, Erzurum

ÇAVUŞOĞLU, Mehmet (1982), Helâkî - Divan (Tenkidli Basım), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

Ebuzziya Tevfik (1973), Yeni Osmanlılar Tarihi, Kervan Yayınları, İstanbul

EMİL, Birol (1979), Mizancı Murad Bey: Hayatı ve Eserleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul         

EMİL, Birol (1982), Jön Türklere Dair Vesikalar - I: Edebiyatçı Jön Türklerin Mektupları, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

ERDOĞAN, Mustafa (2009), “ Bazı Osmanlı Şairlerinin Mısır İzlenimleri”, Turkish Studies: International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 4/2 Winter, Ankara.

ERİŞİRGİL, Emin (1986), İslamcı Bir Şairin Romanı , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.

Eşref Edib (1960), Mehmed Âkif, Abdullah Işıklar Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul.

GENCER, Bedri (2008), İslâm’da Modernleşme, Lotus Yayınevi, Ankara.

GÜZEL, Abdurrahman (2004), Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, 2. bs. Akçağ Yayınları, Ankara

HANİOĞLU, M. Şükrü (1986), Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), 1. Bs, İletişim Yayınları, İstanbul

HANİOĞLU, M. Şükrü (1988), “ Abdullah Cevdet”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi. I. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul.   

İHSANOĞLU, Ekmeleddin (2006), Mısır’da Türkler ve Kültürel Mirasları , IRCIC Yayını, İstanbul.

İNAL, İbnülemin M. Kemal (1982 ), Son Sadrazamlar, I. Cilt, Dergâh Yayınları, İstanbul.

KARAL, Enver Ziya (1983 ), Osmanlı Tarihi, VII. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

KARAL, Enver Ziya (1983), Osmanlı Tarihi, VIII. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

KARAL, Enver Ziya (1996), Osmanlı Tarihi, IX. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

KARAMANLIOĞLU, Ali Fehmi (1978), Gülistan Tercümesi (Kitabu Gülistân bi’t-Türkî) , M.E.B Devlet Kitapları, İstanbul.

KARPAT, Kemal H. (2004), İslâmın Siyasallaşması (2. bs.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

KÖPRÜLÜ, Fuad (1991), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar,   DİB Yayınları, Ankara

KUT, Turgut (1992), “ Bulak”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi , 31. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul, s.350-353.

LEVEND, Âgâh Sırrı (1984), Divân Edebiyatı: Kelimeler ve Remizler, Mazmunlar ve Mefhumlar, Enderun Kitabevi, İstanbul

MARDİN, Şerif. (2001), Yeni Osmanlı Düşüncesi, Tanzimat ve Meşrutiyet'in Birikimi Modern Türkiye’de Siyası Düşünce, Cilt 1 , İletişim Yayınları, İstanbul.

ERSOY, Mehmed Âkif   (1337), Safahat, (Yayına Haz.: Eşref Edib),   I-VI. ciltler, Sebilü’r-Reşâd Neşriyatı, İstanbul.

KUNTAY, Mithat Cemal (1986), Mehmed Âkif: Hayatı-Seciyesi-Sanatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.

Ragıp Paşa (Koca) (1836), Divân, Bulak/Mısır

Sâid Abdülfettâh (1995 ), “Ezher”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi. 12. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul

SNOUÉ, Gilbert (1997), Kavalalı Mehmet Ali Paşa, (Çev. Ali Cevat Akkoyunlu), İstanbul

TULUM, Mertol – M.Ali Tanyeri (1978), Nev’î - Divan (Tenkidli Basım), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

TUNAYA, Tarık Zafer (2004), Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul

TURAN, Osman (1993), Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul

UÇMAN, Abdullah (2005), “ Mîzan”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi. 30. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul

ULUÇAY, M. Çağatay (1977), İlk Müslüman Türk Devletleri, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları, İstanbul

UZUN, Mustafa (1988 ), “Abbas Halim Paşa”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi. I. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul

UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı (1983 ), Osmanlı Tarihi, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara

UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı (1984), Anadolu Beylikleri, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara

ÜZGÖR, Tahir (1991), Fehîm-i Kadîm: Hayatı, Sanatı, Dîvân’ı ve Metnin Bugünkü Türkçesi, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara

YÜCEL, Yaşar (1989), Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

 



* Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi

 

*     Tebliğimizin başlığında yer alan “aydın” kelimesi bir parça izaha muhtaçtır. Farklı dönemlerde yaşamış şair ve yazarlar arasında, kültür hamûlesi başta olmak üzere duyuş, düşünüş ve kavrayış bakımından bir ayniliğin olduğu ileri sürülemez. Sözgelimi şiirinde Mısır’dan bahseden XV. yüzyıl şairi Kabûlî ile Mehmed Akif’i “aydın” sıfatına ortak eden terkip elbette tartışılır. Birkaç asra yayılan süreçte Mısırla ilişkisi tespit edilen şahısların ortak paydası, konuyla ilgili görüş ve düşüncelerini yazılı kültür zemininde ifade etmiş olmalarıdır. Kendi bağlamında değerlendirildiğinde, divan şairlerinin Osmanlı Devletinde aydın sınıfını temsil ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü O devirde “divan” tertiplemek kültürel bir birikimi mecburi kılıyordu.

 

[1]   Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü öğretim elemanı Dr. Mustafa Erdoğan’ın “Bazı Osmanlı Şairlerinin Mısır İzlenimleri” başlıklı makalesi konuyla ilgili önemli bir çalışmadır. (Bkz. Erdoğan, 2009.)

[2]     Uluçay, 1977:114-116.

[3]     a.g.e. 117.

[4]     Turan, 1993: 255

*      1250-1517 tarihleri arasına Mısır’ın yanısıra Filistin ve Suriye’ye de hâkim olan bu hanedana “Memlûk” yahut “Kölemen” devleti denilmesinin sebebi, Eyyûbilerden sonra onların hizmetinde askerlik yapan Türk ve Çerkez kölelerinin nihayet bu devlete hâkim olmasıdır. Bunlar iki kısma ayrılır: Türk asıllı kölemenlerin   kışlasının Nil nehrinin üstündeki “Ravza” adasında olduğu için bunlara “Bahriyyûn/Bahri”; “Çerakise” olarak tabir edilen Çerkez zümrelerin kışlası da Kahire kalesinde olduğundan dolayı bunlara ise “Burciyyûn/Burcîler” denirdi. (Danişmend, 1971: 363)

[5]      Turan, 1993: 273

[6]     Karamanlıoğlu, 1978:1

[7]     Sâid, 1995: 69

[8]     Yücel, 1989: 41-42

[9]     Akalın, 1975: 3; Uzunçarşılı, 1982: 520

[10]     Akalın, 1975: 3; Uzunçarşılı, 1982: 520

[11]     Köprülü,   1991: 340; Güzel,   2004: 390

[12]     Köprülü,   1991: 195

[13]    Güzel,   2004: 445.

[14]   Erdoğan, 2009: 441-444

[15]    A.g.e.: 441-444

[16]     Müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır bu ayeti şöyle yorumluyor: “… haddizatında çok ibretli, pek güzel bir kıssa olduğu gibi bunun en güzel beyan da bu Sûrede, bu Kur'andadır. Hiç bir kitabda, hiç bir eserde bu kıssa bu kadar güzel bir surette nakl-ü beyan edilmemiştir. Arabî bir Kur'an olarak inzal olunan o kitab mübînin âyetlerinden bir kısım olan bu Sûre de sana Kur'an vahyile, ya'ni nazm-ü ma'nâsı birlikte makruvv olarak vahyedilmiş bir Kur'an olduğu ve Kur'an’ın hüsn-i beyanı bînazîr bulunduğu cihetle en güzel kıssa bu Kur'an’ın vahyile ve ancak bu vahiy tarihinden i'tibaren sana anlatılmıştır ki bunu anlatan ancak Allah’tır. (Elmalı, 1979: 2845)

 

[17]     Erdoğan, 2009: 441-444

[18]     Akyüz, 1990: 196

[19]     Tulum, 1977: 583

[20]     Çavuşoğlu, 1982: 87

[21]      Akkuş , 1993: 90

[22]     Mekân, orada oturanla şereflenir”

[23]     Ayan, 1981: 93

[24]    Akkuş, 1993: 252

 

[25]     Levend, 1984: 438

[26]     Üzgör, 1991: 57-58

[27]     Ragıp, 1836: 47

[28]    Ahmed Cevdet, 1984, 2: 59

[29]    Karal, 1983, VI. C: 85

[30]    Kut, 1992: 388

[31]     D.İ.A., C.28, 108: 1982

[32]     İhsanoğlu, 2006: 178

[33]     Mısır’da Bulak Matbaası’nın açılmasıyla başlayan Türkçe yayın faaliyetleri daha sonra devreye giren diğer matbaalarla devam ediyor. Bu hususta özellikle İhsanoğlu’nun ilgili eserinde etraflıca malûmat bulunmaktadır.

[34]     Bilgegil, 1980: 174

[35]     İhsanoğlu, 2006: XIX

[36]    Ahmed Cevdet, 1984, 1: 20

[37]    Mehmet Ali Paşa’nın torunu ve İbrahim Paşa’nın oğlu Mustafa Fazıl Paşa, Abdülmecîd ve Abdülazîz'in na­zırlarından Fuad Paşa ile geçinemediği için, Abdülazîz'in fermanı ile memleket dışına çıkarıldı (1866) ve Paris'e yerleşti. Meşrûtiyet idâresinin lüzum ve ehemmiyeti hak­kında orada pâdişâha hita­ben Fransızca olarak neşr edilen rapor mahiyetindeki uzun mektubu meşhurdur. Bu mektub Nâmık Kemâl ve ar­kadaşları tarafından Türkçe’ye çevrilerek basılmış ve gizli olarak dağıtılmıştı. 1867 Mayısında Fransa'ya kaçan Yeni Osmanlılar'ı mâlî hima­yesine alarak meşrûtiyet idâresinin kurulması için bir mücâdele kampanyası açtı. Londra'da Ali Suâvî tarafın­dan çıkarılan Muhbir (1867) ve Namık Kemâl ile Ziyâ Paşa ta­raflarından çıkarılan Hürri­yet (1868) gazetelerinin bü­tün masraflarını da karşıla­dı. 1867 yılında Abdüla­zîz'in Fransa ve İngiltere'ye yaptığı seyahat sırasında onunla anlaştı. Yeni Os­manlılar'ı ortada bırakarak, Pâdişâhla birlikte İstanbul'a döndü ve bir müddet, yine bâzı nazırlıklarda bulundu. (Bkz. Akyüz, 1986: 26)

[38]       İnal, 1982: I.C., 235

[39]    Kâmus-ı Âlâm, C.5, s.3587

[40]   Aynı zamanda Divân sahibi bir şair olan Fatih’in küçük şehzâdesi Cem Sultan, 1481 tarihinde taht mücadelesine giriştiği ağabeyi II. Beyazıd’a Bursa’da mağlup olması üzerine ilkin Konya’ya çekilmiş, ardında da ailesinin de içinde olduğu 300 kişilik maiyetiyle birlikte Mısır’a geçmişti. Cem Sultan, Kahire’de hükümdarlara mahsus teşrifatla karşılanmıştır. Bir süre burada ikamet eden şehzâde, ailesiyle birlikte hac ibadeti için Hicaz’a gitmiş, dönüşünden sonra da bir süre Kahire’de kalmıştır. (Uzunçarşılı, 1982: 166-167; Danişmend, 1971: 362)

 

Sultan II. Beyazıd’ın ortanca şehzâdesi Korkud ise Antalya’da sancak beyi olarak bulunduğu sırada, devlet idaresinde gördüğü kimi düzensizlikler sebebiyle babasıyla ihtilafa düşmüş, 1509 tarihinde Mısır’a geçmiştir. Burada 1 yıl kadar kalan Korkud aynı zamanda şair olup “Harimî” mahlasıyla şiir yazmıştır. (Uzunçarşılı, 1982: 235)

[41]     Hanioğlu, 1986: 194

[42]     Emil, 1982: 10

[43]     Uçman, 2005: 212-213

[44]    Karpat, 2004: 727

[45]    Hanioğlu, 1988: 91-92

[46]    Kurucu, 2009: I-II. Ciltler

* Abbas Hali Paşa (1866–1934), Mısır prenslerinden Halim Paşa’nın ikinci oğlu, Osmanlı Devleti sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın ağabeysidir. Kahire’de doğdu, öğrenimini İsviçre’de yaptı. Anadili Arapça’nın yanısıra Türkçe, Fransızca, İngilizce bilirdi. Meşrutiyet’in ilânından önce, Devlet Şurası üyesi oldu. Kardeşinin sadrazam olması üzerine Bursa’ya vali atandı. Bir buçuk yıl kadar valilik görevinde bulunduktan sonra, Sait Halim Paşa kabinesine Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) olarak girdi. Mütarekeden sonra, pek çok Türk aydınıyla birlikte, İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Sürgünden kurtulunca, bir süre İstanbul’da kaldı; sonra Mısır’a yerleşti. Paşa,   Mehmed Âkif’le olan dostluğuyla bilinmektedir   (Uzun, 1988: 24).

[47]    Erişirgil, 1986: 227

[48]     a.g.e. : 227

[49]    a.g.e. : 228

[50]     Avşar, 2010: 277

[51]  Mehmed Âkif’in Mısır hayatı ile ilgili bilgileri yakın dostu, yoldaşı Eşref Edib’in eserinden kısaltarak aktardık. Hem Âkif’i yakından tanımış olması hem de ciddiyetine dair genel kabuller dolayısıyla bu kaynakla iktifa ettik. (bkz. Eşref Edib, 1960: 206-208)  

Bu yazı toplam 5378 kez okundu.
YAZARA AİT DİĞER MAKALE BAŞLIKLARI
Yazara ait kayıtlı başka makale bulunamadı.
 
Copyright © 2017 Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı. Adres : Atatürk Bulvarı Sefaretler Apartmanı 199/9 Kavaklıdere Ankara